İletişim ve dünya üzerindeki yanısamaları

Geçen haftaki yazımızda şöyle bir

İletişim’e, Reklam’a girip çıktık, bu sektörde, günümüzde olup bitenleri incelemeye, irdelemeye çalıştık.
Bir marka çıkıyor; verimsiz... Ambalajında değişiklik yapıyor, sonra dağıtım kanallarını güçlendiriyor ve bir anda piyasada önemli bir duruma gelebiliyor...
Bu arada Reklamcılık’ta değişik konularda ödüller veriliyor ama bir bakıyorsunuz; reklam çok güzel, dillerde destan olmuş ama kimse onun hangi ürün / firma / markaya ait olduğunu bir türlü hatırlayamıyor... Yani reklam çok güzel ama hatırlanmıyor! Yani sonuç olarak markaya bir katkıda bulunamıyor ve tabii ki böyle bir durum, satışa da yönelik bir etki yaratamıyor.

“Biz”de neler oluyor?


Bugün gerçek markalara ihtiyacımız var; bu yolda ilerlemeler de az değil!
Görüyoruz; bugün dünyanın en güçlü tekstil üreticilerinden biriyiz ama yine gördüğümüz kadarıyla, çoğunlukla iletişim hata / eksiklikleri nedeniyle gerçekten büyük, uluslararası dünya markaları yaratamıyoruz!
Çünkü biliyoruz, esas imajı yaratan İletişim çalışmaları (Görsel Kimlik, Reklam, Halkla İlişkiler) yapılırken her kafadan bir ses çıkıyor ve tek bir “concept” yaratılamıyor, belirlenemiyor ve bu çalışmalarda bir istikrar sağlanamıyor, “Aman kimse alınmasın, dedikleri olsun” diye de yapılan iletişim çalışmaları hatalarla dolu oluyor. Ancak bu görülmesi zor hataları ancak bu işin tam uzmanları görebiliyor ve özellikle firma cephesinde çok iyi gördüklerini sananlar ise yıllarca sanmaya devam ediyor!

“Dünya markası olmak” demek ne demek?


Bu işin en basıt ölçütü; minimum 5 büyük dünya merkezinde (Londra, Paris, New York, Roma, Berlin, Tokyo, Sidney vs...) en az %70’in üzerinde bilinirliğiniz olması demek! Ve tabii ki, kuvvetli bir organizasyonunuz ve “Tanıtım Kimliği”niz de...
İletişim nedir?
Değişimdir.
İletişim’de önemli olan nedir?
İyi stratejidir, doğruluktur, istikrardır.
Doğru İletişim nedir?
“Kazan-kazan” kuralıdır. Yani “Kazan-kaybet” değildir; iki tarafın da kazanabileceği bir sistemdir. Bu nedenle iyi bir iletişimde suistimale yer yoktur.

İletişimciler...


Halkla İlişkilerciler, Reklamcılar (bizim konumuzda) ve Televizyoncular, Gazeteciler... Yani içinde bulundukları toplumların girişimcileri... Konuları açan, yeni fikirleri ortaya çıkaran, devamlı olarak üretenler...

Gürültü!


İletişim sürecinde bir kaynak var; yani mesajın doğduğu yer. Ve bir İletişimci tarafından üretilmiş bir mesajın kötü olması, bozuk olması durumu da var. Buna da; “Gürültü” diyoruz! Yani ne olduğu, kimin olduğu belli olmayan, anlaşılamayan mesajlara...

Neden iletişim kurmalıyız?


Varolmak, etkilemek, haberleşmek, paylaşmak, almak, satmak, bilgilenmek, gelişmek, imaj yaratmak için...
Ve İletişim; sadece sizin ürettiğiniz, gönderdiğiniz mesajlar değil; aldığınız mesajları da içermektedir...
Ve sadece dünyanın değil, ülkemizin de en büyük sorunlarından biri, her kafadan bir sesin çıkması ama bu çıkarılan seslerin herkes (hedeflenen) tarafından doğru olarak algılanmamasıdır...
Paylaşma, sevgi de bir iletişim biçimidir...

Neden?


Çünkü insanlara sadece sevgiyle, dostlukla yakınlaşabildiğinizde satabilirsiniz. Onları gererek, üzerek değil!
Ve Pazarlama bir “Paylaşma İletişimi”dir...
Ya yönlendirmek, etkilemek?
O da politikacıların işi... Meraklıları için bir ihtiyaç; herkesin önüne çıkarak, onları yönlendirme isteği...

İnsanlar ve “hardisc”ler


Biliyoruz; bilgisayarlarda “hardisc”ler var. Bunların hacmi her geçen gün artıyor. Bugün kapasiteleri şimdiden 75 GB’a kadar erişti bile.

Peki insanlardaki “hardisc” neyin nesi?


Hafızamız tabii ki. Örneğin, 1800’lerdeki insanların hafızasına oranla bizlerin hafızası en az 50-60 kat artmış durumda...

Peki algılamamız
?

Hergün yüzlerce ileti alıyoruz değişik iletişim kanallarından; müthiş bir ileti ve algı bombardımanı altındayız! Peki bizler bu bombardıman karşısında kendimizi nasıl disipline edeceğiz? Kendimize gelen bu iletişim araçlarını ve taşıdıkları mesajları nasıl tutacağız; istemediklerimizi nasıl reddedip, bazen görmezlikten, bazen de duymamazlaktan geleceğiz?

Ya cevaplarımız?


Peki, istediklerimize verdiklerimize nasıl cevap vereceğiz?
“RAM”de var...
Evet, “RAM”imiz var mı?
O da var! Hele hele özellikle fikir üretenlerin, yaratıcıların RAM kapasiteleri oldukça yüksek olduğunu biliyoruz!
Peki “RAM”ler yükseltilebilir mi?
O da mümkün! Bu da ele alınan konuya konsantre olmakla, hakim olmakla ilgili birşey... Bunların kapsamının artırıldıkça “RAM”lerimizi de genişliyor. Ve yine günümüz insanında “RAM”lerimizin eski insanlara göre boyutlarının oldukça büyük olduğunu biliyoruz!

Bilgi

Bugün çok önemli bir değer. Birçok şeyi bilmemiz gerekiyor... Hepimiz genel kültürümüzü geliştirmeye gayret ediyoruz. Daha çok şey bilmemiz gerekiyor; hem kendimiz, hem de çevremiz için.

Bu neden gerekli?

“Çıta”mızı daha yükseklere çıkarabilmek, saygınlığımızı artırabilmek için...

İsimlerimiz


Hepimizin değişik bir algılama düzeyi var. Günlük yaşantımızda en zorlandığımız konulardan biri de çevremizdekilerin, iletişim içinde bulunduğumuz kişilerin isimlerini aklımızda tutabilmek. Evet, bu çok zor ama gerekli! İnsanlarla etkili iletişim kurmak için ilk şart! Çünkü en çok sevdiğimiz, duymaktan en çok hoşlandığımız tek sözcük; isimlerimizmiş... Bu bir yerde sevildiğimizin, bize değer verildiğinin de bir simgesi değil mi?

Pazarlama’ya gelince...

İnsanlar önceleri toprağı ekmiş. Bazıları sadece hayvan yetiştirmiş. Sonra bunları birbirleriyle takas etmişler; ihtiyaçlarını gidermişler. Bazıları mallarını alıp daha uzaklara götürmüş, oralarda daha fazla malla, daha uygun koşullarda değiştirerek daha çok kazanmış. Bazı bölgelerde insanlar kalabalıklaşınca pazarlar ortaya çıkmış. Mallar çeşitlenmiş, değişik piyasalar oluşmuş...

1850’lere gelindiğinde sanayi devrimi yaşanmış ve kitle üretimi başlamış; müthiş bir şekilde mal üretilmiş...

Ve bir süre daha geçmiş, üretilen malların hacminin farkına varılmış ve tüketim / ihtiyaç fazlası büyük stokların biriktiği görülmüş.

Bu sefer fabrikalar üretimi yavaşlatmış, üretilen mal satılamayınca bazı fabrikalar kapanmış, insanlar işsiz kalmış...
Bu böyle 1930’lara kadar sürmüş. 1930’lara gelindiğinde; o güne kadar “Ne üretirsem satarım” fikri yaygınken, geçirilen büyük savaşlardan da sonra “Ürettiğim malı nasıl satarım?” fikri hakim olmuş.... Ve bulunan yeni teknojiler, ulaşım ve nakliye araçlarındaki gelişmeler ve bunlara eklenen iletişim araçları vs. satıcıların daha uzak hedeflere yönelmelerini hem zorunlu kılmış, hem de işlerini kolaylaştırmış...

Bu süreç içinde de şirketler yurt dışında üretim tesisleri,dış temsilcilikler açmış, dolayısıyla yoğun bir iletişim sürecine girmişler. Ve yoğun bir şekilde ithalat, ihracat başamış...

Ve bugünlere gelindiğinde, şimdi insanların daha fazla para kazanması, daha fazla üretim yapması, daha fazla tüketmeleri isteniyor. Bunun da yolu barıştan geçiyor. Şimdi insanlar kazandıkları paraları harcamaya yönlendiriliyor. Reklamlar da bunu körüklemede önemli bir görev üstleniyor

Bugün dünya ülkeleri stratejilerini artık barışa göre belirliyor. Çünkü savaşlardan hiçbir kimsenin yarar görmediği açıkça görülüyor. Artık silahtan ziyade, insanların insanca yaşamasına yönelik mal / hizmetlerin satılmasının daha karlı olduğu tamamen anlaşılmış bulunuyor. Barışın tüm taraflara daha fazla kar getireceği de...

İşte bu hesaplar üzerine kurulan dünya senaryoları; ılımlı politikaları, olumlu değişimleri de birlikte getiriyor. Yani tüm dünyada, yazımızın ilk satırlarında değindiğimiz gibi; “Kazan - kazan” politikası benimseniyor ve bunu başarabilenler hemen karlı çıkıyor.

Peki bu yeni dönemden yararlanmak için ne yapmalı?
Sadece gelirin belli bir zümrenin eline geçmesi önlenmeli, mutlaka “orta direk” canlandırılmalı, toplumlarda adil gelir sistemi sağlanmalı.

Şirketler mutlaka her işin gerçek profesyonelleriyle çalışmalı, mesleği, uzmanlığı olmayan kişilere alakası olmayan konularda yüksek görevler verilmemelidir.

Fakülteler konuyla alakasız kişilere kurdurulmamalı, medya denetimsiz bırakılmamalı, toplum ahlakı dikkatle izlenmeli, yozlaşmalara izin verilmemeli, Hukuk’ta “terazi”nin kefesi suçludan değil, haklıdan yana ağırlaştırılmalı, insani değerlerin korunacağı, çevre bilincinin yerleştirileceği bir çağdaş yapılanma gerçekleştirilmelidir.
Bunun da yolu, önce bunları gerçekten istemekten, sonra “Bilgi” ve “Toplam Kalite”den geçmektedir!